Kategoriler
  - Şiirlerim (59)
  - Sizin Şiirleriniz (15)
  - Sairlerimiz (33)
  - Güzel Sözler (17)
  - Hikayeler (26)
  - Makaleler (7)
  - Kissadan Hisseler (12)
  - Fıkıh Köşesi (3)
  - Köşe yazilari (9)
  - Edebiyat (18)
  - Felsefe (50)
  - Sanat (17)
  - Tarih (27)
  - Sağlık (34)
  - Videolar (0)
  - Öneri ve Elestiriler (1)
 


En Çok Okunan 10
  -  Ortaçağ Avrupa Sanatı (356)
  -  Yunan ve Roma Sanatı (337)
  -  Acılar Denizi (208)
  -  Çaresizim (166)
  -  İlk Çağda Anadolu Sanatı (160)
  -  Bedri Rahmi Eyüpoglu (148)
  -  Ruh Sağlığı Ne Demektir ? (143)
  -  Ve Sen Gittin (136)
  -  Ağla Sen (127)
  -  Çaresiz Sevdam (117)
 

En Son Eklenen 10
  -  Öneri ve Elestirileriniz (24)
  -  Abdest Bölüm 2 (10)
  -  Abdest Bölüm 1 (11)
  -  Fıkıh ve Fetva (15)
  -  Avutmuyor Hiç Bir şey (31)
  -  Sevgi (54)
  -  O Zaman (35)
  -  Yabancı (38)
  -  Bir Elsin (36)
  -  Kahrol (33)
 

Dost Siteler
  - 
  - 
 
Anketler
Siteyi Nasil Buldunuz ?
Google den

Arkadaştan

Banner Link

Tavsiye Öneri

 
 
     
Kemal Burkay

 

 

 

1937 yılında Tunceli’nin Mazgirt İlçesi’nin Kızılkale Köyü’nde doğdu. Babası köy eğitmeniydi. İlkokulu babasının eğitmenlik yaptığı çevre köylerde ve kendi köyünde okudu. 1949 yılında Akçadağ Köy Enstitüsü’ne girdi. Orada ve Diyarbakır-Ergani’de köy enstitüsünü tamamladı, 1955 yılında öğretmen oldu. 1956 yılında Elazığ Lisesi’nde sınavlara girerek lise diploması da aldı ve aynı yıl Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu, 1960 yılında bitirdi. Erzurum’da askerlik, Elazığ’da kaymakamlık stajı ve Osmaniye’de kısa bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak merkeze alındı ve ayrılarak 1964 yılında Elazığ’da serbest avukatlığa başladı. Daha sonra Tunceli’ye geçti. Köy öğretmenliği yıllarında şiirler ve hikayeler yazdı. 1964 yılında ilk romanı “Yaşamanın Ötesinde” Vatan gazetesinde tefrika edildi. İlk şiir kitabı “Prangalar” 1967 yılında basıldı. 1965 yılında Elazığ’da “Çıra” adlı edebiyat dergisini çıkarıp yönetti. Edebi ve siyasi çok sayıda kitabı var.

Kemal Burkay, 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu ve partinin Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı. 1965 seçimlerinde yaşını büyüterek TİP’in Bingöl adayı oldu. 1968 yılında TİP Genel Yönetim Kurulu’na, bir yıl sonra ise Merkez Yürütme Kurulu’na seçildi. 1969 yılında TİP’in Tunceli adayı oldu. 12 Mart döneminde 1972 yılında yurt dışına çıktı. 1974 yılında çıkan af yasasının ardından ülkeye döndü, Ankara’da yine serbest avukatlığa başladı. Aynı yılın sonunda bir grup arkadaşıyla birlikte illegal Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi’ni (PSK) kurdu ve genel sekreterliğe seçildi. Burkay ve arkadaşları 1975 yılında Özgürlük Yolu dergisini, 1977 yılında ise, 15 günlük Roja Welat gazetesini çıkardılar. PSK, bağımsız aday göstererek 1977 yılında (Mehdi Zana) Diyarbakır, 1979 yılında ise Ağrı belediye başkanlıklarını kazandı. Mart 1980’de yurt dışına çıktı. İsveç’ten politik iltica alan Burkay, çalışmalarını yurt dışında sürdürüyor.


 

GÜLÜMSE

Hadi gülümse bulutlar gitsin

İşçiler iyi çalışsın, gülümse

 Yoksa ben nasıl yenilenirim

Belki şehre bir film gelir

Bir güzel orman olur yazılarda İklim değişir,

 Akdeniz olur, gülümse.

Sazlarım vardı, ırmaklarım vardı çok

 Çakıltaşlarım vardı benim

 Ama sen başkasın anlıyor musun

 Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm

Tüm şehir bana küskün

Bir kedim bile yok anlıyor musun

 İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.

 


DOĞAN GÜN

 

 Kırgın umutta Keder tortusunda

Acıda, zehirde, pusuda

 Yılma Doğan günü bekle

 Çünkü tutar bir erik ağacı sunar sana

Doğan gün Van gölünden bir sabah

 Bir kıvılcım, bir titreşim

Bir tutam akdeniz Süphancı bir serinlik

 Ve genç bir gerinme Usulcacık saç hışırtıları

 Bir dudaktan buğulanan sıcaklık

 Tutar getirir Doğan gün

Öpücük gibi konar gözlerinde bir melodi

Sevgilin gibi dokunur parmaklarına bir kedi

Ve kavga ve zulüm ve ateş

 Hep birlikte örülen bir türkü

Güzel yapmak için, güzel olmak için

Çünkü hayat dönen, kıvrılan

Yanan bir ibrişimdir

Tutar getirir Doğan gün

 


Bir Gülü Büyütmek Yok Mu

 

 Örsün üstünde ses Ve kıvılcım

 Hep gençlik çığlıkları hatırlarım

Ayakları çıplak, göğüsleri yırtık

Yaralarıma umut basmışlar

 Bir gülümseme gibi taşıyorlar

 Kamcı izlerini ve kederi

 Hatırlarım Daha dün gibi

 Yüzyıllar boyunca Ezilenlerin serüvenini

 Dallar suskun ve buruk

 Kar türküleri acılı

Koğuşumdan ve tel örgülerden öte

 Diyarbakır şehri suskun

Ova kıpırtısız, dağlar çok uzakta

 Ve ben akkor bir öfkedeyim

 Böyle her bahar yeşeriyorsam

 Kederi ve zehri yeniyorsam

Bir gulu büyütmek yok mu

Ebedei Kavgada Sevdada varsam

Bir gülü büyütmek yok mu

Geçti ezilenlerin resmi geçidi

Yirminci yüzyılın kapısından

Çığlıklarda, ağıtlarla, marşlarla

 Seslerinde kavga ve kin

Özlem ve sevda Bir öfke gibi hatırlarım

Keskin dişlerini efendilerin

Gülüşleri, kamçıları, darağaçlarını

Ben hıncımı bin yıllarca taşıdım

Kavgamdan bir gül çıkar Bilirim

 


Yenik Değiliz

 

Yenik değiliz boşa gitmedi çektiğimiz acılar

 ilk yaz yağmuruyla yeşeren tohumlara bak

 bir yangın gecesini andıran sesleri dinle

savaş alanlarında çarpışanlar var yenik değiliz

etselerde bizi ekmeğimizden çocuklarımızın

 buğday başağı saçlarından yardan ayırsalarda

 bizi yenik değiliz

kanımızda bir pınar gibi kaynayan hayat

 yenik değiliz

 torbamız tohum dolu

koşar adım giriyoruz kavgaya

 



 DERSİM

 

 Bir eski öyküdür bileceksiniz

Masallardan kalmıştır

 Dersim Ülkemin ortasında gizli

 Yanık bir türküdür

 Dersim Yıl otuz sekizdi dağlarda

 İri ceviz ağaçları ve atım vardı

 Belki bir gökyüzü savaşçısıydım

Bir arpa ekmeği kadar sıcaktı

Toprağım, karım ve çocuklarım

Oysa soğuk bir kuştur Parıldar süngü

Bana niçin uzaksın düşündün mü

Kurda kuşa dostluğumu düşündün mü?

 Bu sularda ölüm bile güzel

Sen hiç kurşunların anlamını düşündün mü

Yıl otuz sekizdi dağlarda

 İri ceviz ağaçları ve atım vardı

 Güneş ve sular ülkesinde orda

 Orda ki eski bir öyküdür Dersim

 

 

 HIZIR PAŞA

 

 "Hızır Paşa bizi berdar etmeden

 Açılın kapılar şaha gidelim."

O ki Hızır Paşadır Berdar edecektir

 Berdar edecektir güneşleri

Pir Sultansız bir evrendir onun evreni

O ki Hızır Paşadır

Hayatı yasaklar denizi bellemişti

r Gayri özsu yürümesin dağlara

 Ve türkülere zincir vurulsun

Bir kez yasak mıdır gülümsemeler

 Elin ele, dostun dosta varışı

 Bir kez yasak mıdır tohumun yarınlara varışı

Umutlar, uykular, düşünceler

Özgürlüğe zincir vurulsun

 

 

 ORDA VARDIR PİR SULTAN

 

Bileğin nerde kelepçeli

 Orda vardır Pir Sultan

 Başlarsa yeni bir zindan

 Orda vardır Pir Sultan

 Eşkiyalar tutmuşsa su başlarını

 Ve bebeler açsa

Orda vardır Pir Sultan

 İnsan duyarsa "Topraksız insanın "

Ve insansız toprağın feryadını"

Orda vardır Pir Sultan

 

 

 TÜRKÜLER AŞIP GEÇER TAŞLARDAN

 

"Kalenin kapısı taştan çıkılmaz"

Amma Türküler aşıp geçer taşlardan

 Ve bir kerre daha

 Ölüp dirilir Pir Sultan

Özgürlüğün şavkı vurur karanlığa bir kez

Munzur çıkmıştır yatağından

 Sesi dağlarda taşlarda

Ulu bir çağlayan

 Bu yolumuzdur yürüyeceğiz

Tanyeri al olana dek

Bu işimizdir ögreceğiz

Toprak elimizde güzelleşecek

Kaçan kaçar

Varan varır Bizim yüreğimiz pek

 

 

 

NEO GESTAPO ADAM

 

 Neo Gestapo

Adam Durup dinledi karanlıkta

 Durup dinledi ses çağlayanını

Ses ormanını

Ses katarını

 Adamın yüzü kindi

Hayatında sevememişti hiç

 Karanlıkta bir sesin

 Bir şiirin Bir türkünün güzelliğini

 Adamın bakışları kindi

Hiç dostça açılmamıştı bu gözler

 Bir meşe yaprağına bile

Neo Gestapo Adam

 Yani aklı birtakım

Dedektif Nik hikâyelerinde

Yani kavgalıydı Şiirle Türküyle

 Ve gülümseyen herhangi bir yüzle

 

 

 VE OL HİKÂYAT

 

Koltuğunda asık yüzlü bir puttur o

Tedirgindir Mutsuzdur Şaşkındır

 Penceresinde alev alev tutuşan

Munzur vurur Öfkelidir Çılgındır

 Budaladır o Buyruk gelmiştir efendilerinden

 Bir aferin almak için

Ol makamda kalmak için Köledir o

Ve böylece dirilen

Pir Sultan

 Alınıp tekrar zindana konacaktır

 Maksat Ve ol hikâyat budur

 

 

 ÖZGÜRLÜĞÜ BİR SELVİ GİBİ DİKMEK İÇİN

 

 Gençtiler Ya da deli bir rüzgârda gencelmiştiler

 Dudaklarında bağımsızlık türküsü

Sokaklardan bir kan gibi geçtiler

 Kimi on yaşında bebe

 Kimi yaşlı "Bı zone ğa gısekene"*

 Liseli, üniversiteli, mektepsiz

 İşçi, öğretmen, mühendis

Terzi, berber, işsiz

 Tiyatro oyuncusu

Ve köylü idiler

 Yürüdüler tanyeri al olsun diye

 Soğuk putların yerini güneşler alsın diye

 Yürüdüler

 Ak kağıt üstünden hayata geçirmek için

 Özgürlüğü bir selvi gibi dikmek için

Yürüdüler binlercesi bircesine

Bir barış imecesine

 Dudaklarında bağımsızlık türküsü

 Sokaklardan bir kan gibi geçtiler

 

 

İLK KURŞUN

 

Karakol önünde Neo Gestapo

 Adam

 Ve özgürlük ormanı göz göze geldiler bir an

 Birinin gözlerinde kin, ötekilerde inanç

Bağımsızlık marşını okudular

Sesleri bir ulu koroydu dağlarda yansıyan

Ve uzun bir süre beklediler

 İçerde onlardan biri vardı

Onu istediler

 Bir ölümü paylaşmaya gelmişlerdi

Belki de Cevap ilk kurşundu

Bir cam gibi parçalandı gece

Böylece barış ormanı kurşunla taranacaktır

Yüreği pek adamların bağrı kanlanacaktır

 Öyleki beklenen güneş kanlarımızda kızarsın

Özgürlük gülü Kanımızla beslenip büyüsün

 Kaçan kaçar Varan varır Bizim yüreğimiz pek

 

İNSAN KANI BİTEKTİR

 

 İnsan kanı bitektir

 Tohumdur bir nice yaşamaya

 Şiire, aşka, öyküye

 İnsan kanı bitektir

 Emzirir toprağı annece

 Selviler, çamlar, çimenler

 Ve yediveren güller bitsin diye

İnsan kanı bitektir

Özüdür güneşin, denizin, yaprağın

İnsandır o açar her yerde

Umutta, hüzünde, özgürlükte

 Biz geleceğe kan verenleriz

Onun için yaşarız gelecekte

Gestapo adamsız ve putsuz

 Suyla, otla, böcekle kardeşçe

 

BİR MEHMET KILAN'DI

 

O, Dersim toprağının büyütmesi

 Bir Mehmet Kılan'dı Bıyıkları gibi yüreği kocamandı

 Eğilmeye alışamadı nedense

Alçak sesle konuşmaya o

 Gözleri ışıl ışıl sevgi

Ve zaman zaman öfke

Saçları canlı bir isyandı

Bundandı onun dağlara tutkusu

 Bundandı onun şaraplara tutkusu

Basbariton bir Mehmet Kılan'dı

Bıyıkları gibi yüreği koskocamandı

Kurşunlardan da baskın

 Ordaydı, orda olacaktı, eylem içinde vardı

 Ve nice hileye, zulme, kalleşliğe Yumruğunu koyardı

O bir Mehmet Kılan'dı

 Nice kahpe faklarından geçip gelmişti

Ortaya bütün insanlığını koymuştu

 Bütün sevgisini yiğitliğini

 Ama aldandı

 Bir kin kıvılcımı sarstı onun

Kıvırcık saçları altındaki başını

Çevresine bir kan gölü yayıldı

 

 

VURMA KENDİ ELLERİNE

 

Kiminin tabanı nasırlı

 Vur Mehmetçik vur

 Kiminin kağıt gibi

 Vur Mehmetçik vur

Ama aynı yolun yolcularıyız

Vur Mehmetçik vur

 Tezkerene altmış gün var öyle mi

 Biz komünistiz demek

Kızılbaşız, Pis Kürdüz, n'apalım

Vur Mehmetçik Vur

Senin de bir köyün var değil mi

 Anan çapacı el işinde Nişanlının adı Fatma

 Vur Mehmetçik vur

 Saçlarım zaten dökülüyordu

Bıyıklarım büyür yine

Ben inançlıyım ağlamam

 Vur Mehmetçik vur

Sen benim elimsin

 Mehmetçik Vurma kendi ellerine

 Sen benim gözümsün Mehmetçik

Vurma kendi gözlerine

 

 

 YÜZLER

 

 Kimi on yaşında bebe

Kimi yaşlı

 Liseli, üniversiteli, mektepsiz

İşçi, öğretmen, mühendis

 Terzi, berber, işsiz

Tiyatro oyuncusu

 Ve köylü idiler

Betonların üstüne boylu boyunca uzanmıştılar

 Gözlerinde kan gülleri

Tenleri bir kez daha çelik

Bir ateş çemberinden geçmiştiler

Paraları, saatleri, bel kayışları alınmıştı

Kimi ayakkabısız

Kiminin gömleği kana bulanmıştı

Ekmeklerini kardeşçe bölüşmüştüler

Camlardan meraklı gözler süzüyordu onları

 Kafese konmuş azgın hayvanları

Gökyüzü yaratıklarını, eşkiyaları Seyreder gibi...

 Küfürlerinde alabildiğine cömert

 Ve sanki sevgi denen şeyi hiç bilmemiş

 Seyircilerdi bunlar "Onları düşünmeye alıştırmamışlardı"

 Yüzler onurlu ve sakindiler

Geçmişe karşı anlayışlı

Geleceğe kararlıydılar

 Daha çok ateş çemberi bekliyordu onları

 Birşeyler bitmemişti daha

Anlıyorlardı Garnizon nezarethanesinde

Yüzler Betonlara boylu boyunca uzanmıştılar

Ekmeklerini kardeşçe bölüşmüştüler

 

 




Gönderen = HAZAL

Arkadaşima Gönder >>           Sizden önce 35 kişi okudu.  
     



     
Yukarıdaki yazıya cevap yazmak için asagidaki formu kullanin
     


     
Cevap Formu
Adınız :
Email :
Cevabınız :
     


 
 

   

Sitemizde 16 kategoride 328 yazı 9806 defa okunmuştur.  

Copyright © 2008 Acılardeniz şiir sitesi                                                                                                                                               Tasarım: Ali Kılınç