Kategoriler
  - Yüreğimden Nameler (69)
  - Sizin Şiirleriniz (42)
  - Ünlü Şairlerimiz (65)
  - Halk Ozanları (21)
  - Türkü Hikayeleri (74)
  - Türkü Sözleri (27)
  - Müzik Bilgisi (17)
  - Kıssadan Hisseler (13)
  - Fıkıh Köşesi (14)
  - Köşe Yazıları (20)
  - Edebiyat (21)
  - Güzel Sözler (17)
  - Hikayeler (27)
  - Sanat (17)
  - Tarih (27)
  - Felsefe (50)
  - Sağlık (34)
  - Sözlük (23)
  - Makaleler (7)
  - Video ve Resim (34)
 


En Çok Okunan 10
  -  Akciğerlerin vücuttaki görevleri nedir ? (8565)
  -  Ruh Sağlığı Ne Demektir ? (6046)
  -  Ortaçağ Avrupa Sanatı (5933)
  -  Hey On Beşli (5439)
  -  Bedri Rahmi Eyüpoglu (5266)
  -  Acılar Denizi (4128)
  -  Apandisit Genel Bilgiler (3557)
  -  Sen Yoktun (3505)
  -  Belalım (3395)
  -  Sevgi (3259)
 

En Son Eklenen 10
  -  Kücük Selmanin Prikolojisi. (819)
  -  Istemiyorum. (1129)
  -  Sonbahar (1058)
  -  Günaydin. (1071)
  -  Gülüm... (1062)
  -  ALLAHIM (1046)
  -  Kara Bulutlar (980)
  -  Istasyon (994)
  -  Neden Hep Sen Varsın (1044)
  -  Dertlerin Askiyim (1100)
 

Dost Siteler
  -  Günlük Gazeteler
  -  Kim Kimdir
  -  Canlı TV
  -  Osmanlı Tarihi
  -  Tarihte Bugün Olanlar
  -  Kesintisiz Full Dizi izle
 
Anketler
Sitemizi Nasil Buldunuz ?
Google den

Arkadaştan

Banner Link

Tavsiye Öneri

 
 
     
Tevfik Fikret

 

 

24 Aralık 1867'de İstanbul'da doğan Tevfik Fikret'in asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çocuk yaşta annesinin ölümü, onu hayatı boyunca etkiledi. Ortaöğrenimini önce Mahmudiye Rüştiyesi'nde, sonra da Galatasaray Sultanisinde yaptı. Burada Recaizade Ekrem'in öğrencisi oldu. Duygulu kişiliği onu genç yaşlarda şiire yöneltti. 1888'de Galatasaray'ı bitirdikten sonra Hariciye Nezareti İstişare Odası'nda (Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi), kâtip olarak göreve başladı. Yeterince çalışmadan para aldığı gerekçesiyle buradan ayrıldı.

Daha sonra tekrar çeşitli memurluklarda bulundu. Ek iş olarak Ticaret Mekteb-i Alisi'nde hat ve Fransızca öğretmenliği yaptı. 1891'de Mirsad Dergisi'nin açtığı şiir yarışmasında birinciliği kazanınca, edebiyat çevrelerinin dikkatini üstüne çekti. 1892'de Galatasaray Sultanisi'nin ilk bölümüne Türkçe öğretmeni atandı. 1894'te Hüseyin Kâzım Kadri ve Ali Ekrem Bolayır'la birlikte Malûmat Dergisi'ni çıkartmaya başladı. 1895'te hükümetin bütçede kısıntı yapma gerekçesiyle memur maaşlarının yüzde onunu kesmesine tepki olarak Galatasaray'daki görevinden istifa etti ve inzivaya çekildi.

1896'da, eski öğretmeni Recaizade Ekrem'in aracılığıyla Servet-i Fünun Dergisi'nin yazı işleri yönetmenliğine getirildi. Aynı yıl Robert Koleji'ne Türkçe öğretmeni olarak tayin edildi. Sultan Abdülhamid yönetimine muhalif olan Batıcılar, muhalefetlerinde uzun süre başarı sağlayamayınca bu durum onları toplumdan kaçış düşüncelerine sürükledi ve Tevfik Fikret’teki "inziva" düşüncesini daha da derinleşti. Bu düşünce, Servet-i Fünun yazarlarınca da benimseniyordu.

Bir ara hepsi birlikte Yeni Zelanda'ya gitmeyi, daha sonra Hüseyin Kâzım'ın Manisa'nın bir köyündeki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler. Ama Fikret'in "Yeşil Yurt" şiirinde de açıkça görülen bu sıla ütopyası ve birlikte yaşama özlemi bir türlü gerçekleşmedi. Servet-i Fünuncular arasında görüş ayrılıkları başlamıştı. Bazıları dergiden ayrıldılar. Bir süre sonra Fikret de derginin sahibi ile anlaşamayarak yazı işleri yönetmeliğini bıraktı. Bütün zamanını Robert Koleji'nde geçirmeye başladı. 1901'de "inziva" düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla Rumelihisarı'nda Robert Koleji'nin yanında, planlarını kendisinin çizdiği Aşiyan adlı evi yaptırmaya başladı.

Bugün Tevfik Fikret Müzesi olan Aşiyan, 1905'de tamamlandı. Fikret, eşi ve oğlu Haluk'la birlikte buraya yerleşti. Çok az insanla görüşüyordu. "Sis", "Sabah Olursa", "Bir Lahza-i Taahhur" bu dönemin ürünleridir. Bu arada babasının, arkasından da, kızkardeşinin hayatlarını kaybetmesi onu çok etkiledi. Bu döneminde, özgürlük getireceğine inandığı İttihat ve Terakki'yi destekliyordu. 1908'de de, II.Meşrutiyet'in ateşli savunucuları arasına katıldı. Meşrutiyet'ten sonra "inziva"sından çıktı, eski arkadaşlarıyla barışarak, Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid'le birlikte Tanin Gazetesi'ni kurdu. Ama, gazete İttihat ve Terakki'nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıkıp, Hüseyin Cahid'le kavga ederek oradan da ayrıldı.

Yeni yönetimin önerdiği maarif nazırlığı görevini de geri çevirdi. Bu göreve getirilen Abdurrahman Şeref’in çağrısıyla, Galatasaray Sultanisi'nin müdürü oldu ve bir süre önce yanmış olan okulun onarımını üstlendi. Bu arada, toplantı salonunu mescitin üstüne yaptırdığı gerekçesiyle ağır eleştirilere uğradı. O günlerde 31 Mart Olayı patlak verdi. Fikret, olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi gün de istifa etti. Ancak öğrencilerin ve maarif nazırı Nail Bey'in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Ama sekiz ay sonra, yeni maarif nazırı Emrullah Efendi'yle anlaşamayarak bir daha dönmemek üzere Galatasaray'dan ayrıldı.

Darülmuallim ve Darülfünun'daki görevlerinden de istifa etti ve yeniden Aşiyan'a çekildi. Artık, İttihat ve Terakki İktidarı'na da muhalif olmuştu. 1912'de Meclis'in kapatılması üzerine, bu olayı Meclis'in 1878'de kapatılmasına benzeterek "Doksan Beşe Doğru" şiirini yazdı. Bunu "Han-ı Yağma", "Sancak- Şerif Huzurunda" gibi şiirler izledi. İttihat ve Terakki'nin fedailerince izlenmeye başlandı. Modern pedagoji ilkelerine uygun bir okul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkartmak gibi tasarıları olduysa da bunları gerçekleştiremedi.

O günlerde, ağır şeker hastalığına yakalanmış olduğu anlaşıldı. 1914'te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi. Tedaviye yanaşmaması sonucunda hastalığı iyice artarak ölümüne neden oldu. 19 Ağustos 1915'te İstanbul’da öldü.


 

İzler  

    

 Kabinde her dakîka şu ulvî tahassürün

Minkâr-ı âteşini duy, dâimâ düşün:

Onlar niçin semâda, niçin ben çukurdayım?

Gülsün neden cihan bana, ben yalnız ağlayım?...

Yükselmek âsmâna ve gülmek ne tatlı şey!

 

Bir gün şu hastalıklı vatan canlanırsa... Ey

Müştâk-ı feyz ü nûr olan âtî milletin

Meçhul elektrikçisi, aktâr-ı fikretin

Yüklen, getir -ne varsa- biraz meskenet-fiken,

Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen

Esmar-ı bünye-hîzini; boş durmasın elin.

Gör dâimâ önünde esâtîr-i evvelin

Gökten dehâ-yı nârı çalan kahramânını...

 

Varsın bulunmasın bilecek nâm-ü şanını.

 

 

Ağustos Böceği İle Karınca  

    

 Karıncayı tanırsınız

Minimini bir hayvandır

Fakat gaayet çalışkandır

Gaayet tutumludur, yalnız

Pek hodgamdır, bu bir kusur:

Hodkam olan zalim olur.

 

Bir gün ağustos böceği

Tembel tembel ötüp durmak

Neticesi aç kalarak

Karıncadan göreceği

Bürudete bakmaz, gider

Bir lokma şey rica eder

Der ki: - Acıyınız bize

Coluk çocuk evde açız

Ianenize muhtacız.

Karınca bir yüreksize

Layık huşunetle sorar:

- Aç mısınız? Ya o kadar

Uzun, güzel günler oldu.

O günlerde ne yaptınız?

Böcek inler: - Açız, açız

Bakın benzim nasıl soldu

O günlerde gülen, öten

Sazla, sözle eğlenen ben

Bugün bakın ne haldeyim!

Vallah açız, billah açız,

Halimize acıyınız!

Karınca eğlenir: - Beyim,

şimdi de raksedin, ne var?

'Yazın çalan kışın oynar.'

 

 

Balıkçılar  

    

 

Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,

Bugün açız yine; lakin yarın, Ümid ederim,

Sular biraz daha sakinleşir... Ne çare, kader!

 

- Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim

Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;

Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta...

 

- Olur;

Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;

Ninen baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz...

Cocuk düşündü şikayetli bir nazarla: - Ya biz,

Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz?

 

Hala

Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi

Döğerdi sahili binlerce dalgalar asabi.

 

- Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın;

Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme...

Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın;

Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme,

Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zira

Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz ha!

 

Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın

Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa.

 

- Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi, balığa?

- O gitmek istedi; 'Sen evde kal!' diyor...

- Ya sakın

O gelmeden ben ölürsem?

 

Kadın bu son sözle

Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle

Soluk dudaklarının ihtizaz-ı hasirine

Bakıp sükut ediyorlardı, başlarında uçan

Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine.

Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cuşan

Bir ihtilac ile etrafa ra'şeler vererek

Uğulduyordu...

 

- Yarın yavrucak nasıl gidecek?

 

şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin

Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak

ılerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak -

şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin

Siyah kaburgasını... Ah açlık, ah ümid!

Kenarda, bir taşın üstünde bir hayal-i sefid

Eliyle engini guya işaret eyleyerek

Diyordu: 'Haydi nasibin o dalgalarda, yürü!'

 

Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; 'Yürümek,

Nasibin işte bu! Hala gözün kenarda... Yürü!'

Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine

Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?

 

Deniz ufukta, kadın evde muhtazır... ölüyor:

Kenarda üç gecelik bar-ı intizariyle,

Bütün felaketinin darbe-i hasariyle,

Tehi, kazazede bir tekne karşısında peder

Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor;

Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikayetler

 

Bana Kimsin Diye Sorma Meleğim  

    

Bana kimsin diye sorma meleğim

Pek güzel dinle de izah edeyim

Nam-ı naçizime `Fikret' derler

Şi're de nisbetimi söylerler

Kaldığım varsa da gah ekmeksiz

Kalmadım şimdiye dek mesleksiz

Nur bekler gibi nısf-ı şebde

Bekledim on iki yıl mektebde

Sonra çıktım ne için bilmeyerek

Bu da bir cilve-i baht olsa gerek

Bab-ı Ali'ye müdavimlendim

Ehl-i namus diye mimlendim

Şimdi bir hayli eser sahibiyim

`Ahmed Ihsan'da musahhih gibiyim

Saye-i lutf-i cihan-banide

Hocayım Mekteb-i Sultani'de

 

Bir İçim Su  

Güzel çoban, bir içim, bir yudum su testinden

Bugün sıcak yine pek, sanki ortalık yanıyor

 

Güzel çocuk senin olsun hayatım istersen

Niçin gözüm sana baktıkça böyle yaşlanıyor?

 

Güzel çoban, ne kadar tatlı söylüyorsun sen

Yalan da olsa içim doğru söyledin sanıyor

 

Güzel çocuk, bana bak, aldatır mıyım seni ben?

İçin bu yaşları boş anlıyorsa aldanıyor!

 

Güzel çoban, bir içim, bir yudum su testinden

Bugün sıcak yine pek, sanki her yanım yanıyor!

 

Doksan Beşe Doğru  

Bir devr-i şeamet, yine çiğnendi yeminler;

Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi!

Kanun diye topraklara sürtündü cebinler;

Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi...

 

Eyvah! Otuz üç yıl o zehir giryeleriyle,

Hüsranları, buhranları, ehvali, melali,

Amal-ü devahisi ve sulh-ü seferiyle

Bir sel gibi akmış, mütevekkil, mütehali...

Yazsın bunu tarih-i iber hatt-ı zeriyle!

 

Ey bir dem-i rüya gibi geçmiş kara günler,

Bir lahza edin seyr-i cahiminizi tekrar;

Dönsün bize o derin nazra-i muğber...

Heyhat! Otuz üç yıl, otuz üç yıl bütün ekdar

Heyhat! Ne bir ders, ne bir fikr-i mukarrer

Silmez fakat elvahını tarih-i muanit;

Doksan beşi aç! Gölgesi bir tac-ı harisin

Saklar mütelaşi, mütereddit, mütemerrit

Evca-ı şebengizini bir yevm-i habisin.

Hala o vesavis, o desayis, o mefasit.

 

Hala o şebin zeyl-i temadisi bu ezlam;

Hala o cehalet, o tecahül ve o techil;

Hala vatan hissesi bir tude-i alam;

Hala düşünen başlara hep latme-i tenkil,

Hala sırıtan dişlere hep lokma-i inam!

Hala tarafiyyet, hasabiyyet, nesebiyyet;

Hala: ‘Bu senindir, bu benim!’ kısmeti cari;

Hala gazap altında hakikatle hamiyyet...

Hep dünkü terennüm, sayıdan, saygıdan ari;

Son nağmesi yalnız: Yaşasın sevgili millet!

 

Millet yaşamaz, hakka tahassürle solurken

Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;

Millet yaşamaz, meclisi müstahkar olurken

İğfal ile, tehdit ile titrer ve sinerse;

Millet yaşamaz maşer-i millet boğulurken!

 

Kanun diyoruz; nerde o mescud-i muhayyel?

Düşman diyoruz nerde bu? Hariçte mi, biz mi?

Hürriyetimiz var, diyoruz, şanlı, mübeccel;

Düşman bize kanun mu? Ya hürriyetimiz mi?

Bir hamlede biz bunları, kahrettik en evvel.

 

Bir hamle-i mahnum-i tagallüple değiştik

Hürriyeti şahsiyyete, kanunu gurura;

Heyhat! Otuz üç yıl geri düştük ve mühlik

Yoldan şu nedametli ve gafletli mürura

Bişüphe o humma-yi cünun oldu muharrik,

Ey millete bir sille olan darbe-i münker,

Ey hürmeti kanunu tepen sadme-i bidad,

Milliyeti, kanunu mukaddes tanıyan her

Vicdan seni lanetle, mezelletle eder yad...

 

Düşsün sana meyyal-i tahakküm eğilen ser

Kopsun seni –bir hak diye- alkışlıyan eller 

 

Sabah Olursa  

    

Bu memlekette de bir gün sabah olursa, Haluk,

Eğer bu memleketin sislenen alın yazısı

Dirençli, dinç bir elin güçlü, canlılık verici

Dokunmasındaki titremle silkinip, şu donuk,

Şu paslanan yüzü halkın biraz gülerse... -- O gün

Ben ölmemiş bile olsam, hayata pek ölgün,

Pek az ilişkim olur kuşkusuz; -- o gün benden

Ümidi kes; beni kötrüm ve boş muhitimde

Bütün acımla unut; çünkü kör, topal, tükenik

Bakışlarım seni geçmişte görmek ister; sen

Bütün etin, kemiğin, kimliğinle yarısın:

Ve şarkılar gibi hep hep kulaklarımda sesin...

 

Evet, sabah olacaktır, sabah oursa, geceler

Geçer, kıyamete dek sürmez; en sonunda bu gök

Bu mavi gök size bir gün acır; usanma sakın.

Hayata neş'e güneştir, usanç içinde kişi

Çürür bizim gibi... Siz, ey yarın uzaylıların

Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!

Tükenmez özlemi vardır ufukların ışığa,

Işık, ışık... Bugünün işte ruhu, özlemi bu;

Silin bulutları, silkin o korku gölgesini,

Koşun ışıklar içinden o kutlu kurtuluşa.

Ümidimiz bu; ölürsek de biz, yaşar mutlak

Vatan sizinle şu zindan karanlığından uzak!

 

Sen Olmasan  

    

Sen olmasan... Seni bir lahza görmesem yâhûd,

bilir misin ne olur?

Semâ, güneş ebediyyen kapansa, belki vücûd

bu leyl-i serd ile bir çare-i te'ennüs arar,

ve bulur;

fakat o zulmete mümkün müdür alıştırmak

bütün güneşle, semâlarla beslenen rûhu,

bu rûh-i mecrûhu? ..

 

Sen olmasan... Seni bulmak hayâli olsa muhâl,

yaşar mıyım dersin?

Söner üfûlüne bir lahza kaa'il olsa hayâl;

soğur, donar, kırılır senden ayrılınca nazar;

ne hazin

gelir hayât o zaman vücûda, hem rûha!

Yaşar mıyız seni kaybetsek âah ben, kalbim,

bu kalb-i muztaribim? ..

 

Sen olmasan... Bu samimi bir itiraf işte:

Sen olmasan yaşamam;

Seninle râbıtamız hoş bir iytilâf işte;

fakat bu râbıta haalî mi ruhu ezmekden? ..

Akşam

gurûba karşı düşündüm sükûn içinde bunu:

Fena değil sevişip ağlamak, fakat heyhât,

bükaye değse hayât! ..




Gönderen = Hazal Koc

Arkadaşima Gönder >>           Sizden önce 384 kişi okudu.  
     



     
Yukarıdaki yazıya cevap yazmak için asagidaki formu kullanin
     


     
Cevap Formu
Adınız :
Email :
Cevabınız :
     


 
 

   

Sitemizde 20 kategoride 619 yazı 328484 defa okunmuştur.  

Copyright © 2008 Acılardeniz şiir sitesi                                                                                                                                               Tasarım: Ali Kılınç