Kategoriler
  - Şiirlerim (59)
  - Sizin Şiirleriniz (15)
  - Sairlerimiz (33)
  - Güzel Sözler (17)
  - Hikayeler (26)
  - Makaleler (7)
  - Kissadan Hisseler (12)
  - Fıkıh Köşesi (3)
  - Köşe yazilari (9)
  - Edebiyat (18)
  - Felsefe (50)
  - Sanat (17)
  - Tarih (27)
  - Sağlık (34)
  - Videolar (0)
  - Öneri ve Elestiriler (1)
 


En Çok Okunan 10
  -  Ortaçağ Avrupa Sanatı (356)
  -  Yunan ve Roma Sanatı (336)
  -  Acılar Denizi (208)
  -  Çaresizim (166)
  -  İlk Çağda Anadolu Sanatı (160)
  -  Ruh Sağlığı Ne Demektir ? (143)
  -  Bedri Rahmi Eyüpoglu (140)
  -  Ve Sen Gittin (136)
  -  Ağla Sen (127)
  -  Çaresiz Sevdam (117)
 

En Son Eklenen 10
  -  Öneri ve Elestirileriniz (24)
  -  Abdest Bölüm 2 (10)
  -  Abdest Bölüm 1 (11)
  -  Fıkıh ve Fetva (15)
  -  Avutmuyor Hiç Bir şey (31)
  -  Sevgi (54)
  -  O Zaman (35)
  -  Yabancı (37)
  -  Bir Elsin (36)
  -  Kahrol (33)
 

Dost Siteler
  - 
  - 
 
Anketler
Siteyi Nasil Buldunuz ?
Google den

Arkadaştan

Banner Link

Tavsiye Öneri

 
 
     
Yıllar Sonra Bir Gününüz Böyle Olsun Istermiydiniz?

 

Huzur evinin kapısından hızlı adımlarla giren ve halinden 60-70 yaşlarında olduğu anlaşılan kadın, girişteki danışmadan bir şeyler sorar.
Danışma memuruyla aralarında geçen ve kısa süren konuşmadan sonra aradığı şeye bir an önce kavuşma heyecanıyla olsa gerek daha bir hızlı adımlarla merdivenlere yönelir.
Kapı numaralarına bakarak ilerlemektedir koridorda. Ve hışımla dalar 24 numaralı odaya…
Bir yatak, çelik bir elbise dolabı, küçük, formika kaplı bir sehpa, dayanakları ahşap bir tek misafir koltuğunun bulunduğu, yerlerin mozaik olduğu, penceresi batıya bakan, pek köhne sayılamayacak bu Huzur evi odasında yaşı 70’ e varmış ve çoktandır ilaç tedavisi gören birisi yatmaktadır.
Kaybetmişlikle bulmuşluğun, ya da bulmuşlukla kaybetmişliğin arasında bir çok zıt duyguyu aynı anda yaşayan kadın, gözlerinin ışığına bakılırsa, sevinmektedir. Alnındaki daha bir belirginleşen hayat çizgileri ise üzüntülü olduğunu ortaya koymaktadır.
Çok kısa bir sürede anılar gözünün önünden bir film şeridi gibi geçmiş olan kadın, üzerinde lacivert eşofman bulunan yataktaki yaşlı adama yaklaşır. Gözleri nemlidir. Yıllardır denize hasret bir kaptanın denizi seyrettiği gibi seyreder bir müddet onu. Ve buruk bir sevinç içerisinde seslenir.

- Merhaba,
Nihayet buldum seni.
Nasılsın,
Beklemiyordun değil mi beni?..

- Merhaba,
Ben kaybolmadım ki bulunayım.
Herkes biliyor ki,
Son sekiz senedir buradayım.

 



     

     
Yoruldum

 

Yoruldum

Çok yoruldum...

Düşünmekten.

Çoktan alıp azı doldurmaktan

Artık

Boş ve anlamsız manasız   duyarsız  bir bakış bendeki

Bazen de

Nerde  benim düşüncelerim

Nerde benim sevgim

Umutlarım

Beklediklerim ve özlediklerim

Kimsenin farkında olmadıgı bi bakış

Ufku delercesine  uzayan bi boşluga  boş bi bakış

Omuzlarımın çöktüğünü

Yüregimin yaslandıgını

 Su damlasının tene  soguk teması ile başlayan tepeden ayaga olan

 Kaygan inişi  gibi

 Ilık sessizlik içinde

Sonrası neden ve  niçinlerimiz..

Ne sabah ne ikindi  sonu  sarar  beni. Sadece ihmal edilmiş duygular arar beni...!!!!

 

 



     

     
İhtilal Ve Sonrası 80 Ler

 

12 Eylül 1980 günü ,ülkemizin kaderi,gidişatı değişmişti.O günden öncesi kabustu ,biliyorum ama o zaman insanlar sanki daha bir dürüsttü ,kimin ne olduğu belliydi sanki.Daha çok kitap okunur,daha çok konuşulurdu.İki yanlış bir doğruyu götürür mü bilmiyorum ama yapılan her yanlış ülkemizin geleceğinden çalınan on yıllar oluyor,kaybeden yine biz oluyoruz yani.

Yıl 1980,siyah beyaz televizyonun karşısına geçmiş,ödevlerimi yapıyordum.Annemin ,televizyon izlemeye gelen komşularla konuşmalarına kulak misafiri olmuştum.Böyle giderse okula göndermeyelim çocukları diyorlardı.Tıp fakültesinde okuyan Ahmet Abinin ,İstanbuldaki olaylara karıştığı ve yediği dayaklar sonucunda sakatlandığını fısıldaşıyorlardı.Hepsi de endişeli ve karamsardılar.Çünkü evimizin karşısındaki teknik lisedeki olaylar bile korkutucu idi,her gün gençler birbirine giriyor,taşlı sopalı kavgalar bazen kırılan camlarımızın şangırtısıyla dağılıyordu.

Biz ilkokula gidiyorduk.İlkokulda yakındı evimize ama korkuyorduk gitmeye,100 metrelik yoldu, hiç kaldırımdan inmeden ulaşabiliyorduk ama ödümüz kopuyordu ,yalnız gidemiyorduk,çocuktuk,anlamıyorduk ve kimse anlamıyordu ,korkuyorduk.Akşam üstleri ezan sesinden sonra yüzleri maskeli gençler gelirdi ,bahçe duvarına yazılar yazarlardı,teknik lisenin tam karşısındaki duvardı bizimki,Sarı kırmızı boyanır,anlamlarını o an pek kavrayamadığımız süslü cümleler yazarlardı.Fakat uzun sürmez,diğer maskeli grup gelir,tekbir sesleri ile önce yazılanları siler,sonra kendileri birşeyler yazarlardı.bazen bu yazı yüzünden kapışırlardı birbirleriyle.Kabusumuz olurdu o zamanlar.Sedirin altına saklanırdık.Taş,sopa bıçak gibi kavgadan kaçan nesnelere çarpmamak için.Prova niteliğinde oyunlar oynardık,kim daha önce saklanacak veya sıkılmadan ne kadar orada kalabilecek oyunu.Bazen uyuyakalırdık orada,TRT nin çocuk saatini dinlediğimiz ,büyük möbleli radyonun ,saat anonsuyla uyanırdık çoğunlukla.Sekiz yaşındaydım,çocuktum ve korkuyordum.En çok ta bu kavgalar yüzünden ,okula gidememekten korkardım.

Zor günlerdi o günler.Kenan Evren'i ilk orada görmüştüm .Bitti artık sıkıntı,biz geldik,silahalrı kuvvetler yönetime elkoydu diyordu gururla.O görüntü hala belleğimdedir.Bizim evde mahallede bir bayram havası yaşandı tabii ki.Herkes televizyondaki kararlı komutanı alkışlıyordu.Kimi söylense de bu kadar neden geç kaldınız,neyi beklediniz diye,genelde mutluydu herkes.

Ta ki mahalleden bir kaç genç karakola götürülene kadar,komşumuzun biri beyin kanaması geçirdi,oğlunu jandarmanın arasında görünce dayanamamış dediler.Oğlu ertesi gün geldi,geldi ama babasının cenazesine.Sonra benim çocuk aklımla anlayamadığım,büyüyünce,okuyup ,öğrenmeye çalıştığım süreçler yaşandı.Yetişkin erkekler genelde eleştirdi darbeyi ama kadınlar ve biz çocuklar çok sevdik doğrusu.Artık kavgalar olmuyor,gençler okullarına rahatça gidip geliyorlardı.Ççocukalrı için her gece ağlayıp,yarını kazasız belasız geçirmeleri için dua etmiyorlardı artıkBen öğretmenimden ayrılmak zorunda kalmamıştım, kalmamıştım ama birşeyler vardı,rahatsızlık verici ,huzursuz eden.Büyüklerin dillendirmedikleri ama yüzlerine yerleşen bir hüzün .

12 Eylül 1980 günü ,ülkemizin kaderi,gidişatı değişmişti.O günden öncesi kabustu ,biliyorum ama o zaman insanlar sanki daha bir dürüsttü ,kimin ne olduğu belliydi sanki.Daha çok kitap okunur,daha çok konuşulurdu.İki yanlış bir doğruyu götürür mü bilmiyorum ama yapılan her yanlış ülkemizin geleceğinden çalınan on yıllar oluyor,kaybeden yine biz oluyoruz yani.



     

     
Mutlu Olmak Icin

 

Mutlu olmak için, önce kendinizi mutlu edin.

Kimseden sizi mutlu etmesini beklememelisiniz. Çünkü bu; insanın yaradılış esasına terstir. Hayatınızda sizi mutlu eden insanlar, sizi mutlu edecek olaylar vardır. Ancak buna karar verecek olan yine SİZ siniz. Sizin mutlu olmanızı sağlayacak her şey, aslında içinizden gelir. Ve bunu değiştirebilecek tek güçte SİZ siniz.

Hiç kendinize nasıl davrandığınızı düşündünüz mü?
Kendiniz hakkında neler düşünüyorsunuz?
Hiç kendinize hediye verdiniz mi?

Gündelik hayat içerisinde kendimizle ilgili yüzlerce düşünce geçer aklımızdan; bilinçli ya da bilinçsiz olarak. Çoğu zaman; hem kendimize, hem de başkalarına karşı anlattığımızdan çok daha farklıdır aklımızdan geçenler. Öncelikle; kendimiz hakkında neler düşünüyoruz, bununla yüzleşmemiz gerekir. Ve tabii, hoşumuza gitmeyenleri de değiştirmemiz…

Kendimizi tanımak ve sevmek, mutluluğa açılan ilk kapıdır. Bu nedenledir ki; kendinden hoşnut olmayan bir insan, kimseyi gerçekten sevemez.
v Geçmişimizde öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız, kendimize öğrettiklerimiz; bugünkü kişiliğimizi oluşturur. Kaygılarla yetiştirildiysek; korkuyu, güvenle yetiştirildiysek; kendimize ve başkalarına güvenmeyi öğreniriz. Bunun gibi; yetiştirilirken aldığımız temel eğitimler, temel niteliklerimizi belirler. Ancak, biz bu niteliklerle, kendimizi beğenmiyor ya da artık kişiliğimizde biraz değişiklik istiyor olabiliriz.

Buna hakkımız var. Çünkü buna GÜCÜMÜZ var!




     

     
Hocali Kirgin

 26 Şubat 1992...


Günlerden Çarşamba, gece yarısı…
Azerbaycan; Dağlık Karabağ'ın Hocalı kenti... Sözün bittiği yer...
Bağrından nice ünlü ilim adamları ve nice büyük sanatkârları çıkaran, İlisu ve Hocalı çaylarının buluştuğu mukaddes topraklar üzerinde kurulmuş olan bu tarihî kent, çok şiddetli bir kış yaşıyordu.


Her zaman olduğu gibi, o akşam da insanlar erkenden evlerine çekilmiş, doğalgaz hatları çalışmadığı için de kendi çabalarıyla ısınmaya çalışıyorlardı.

Çıplak ayaklı çocukların dondurucu soğuğa aldırmadan kartopu oynadığı sokaklar, son günlerde hava kararmadan terkedilir olmuştu. Caddeler ıssızdı. Ortalıkta sinsice dolaşan ağır bir kan kokusu vardı.

Toprak ve kerpiçten yapılmış olan binalar sanki bu görünmez tehlikeden korunmak için birbirine yaslanarak kuvvet alıyordu. Meçhul bir saldırıyı beklerken damlarındaki kar yığınlarının altında ezilerek küçülen evler bile bu tedirginliğin derin izlerini taşırken, tehlikeyi koklayan hayvanların, hatta sokak köpeklerinin bile sesi çıkmaz olmuştu.

Ortalıkta çıt yoktu…

Yöneticiler ise gaflet içerisinde, ağır bir siyasî sarhoşluğun kucağında, yarı baygındı...

Dolunay olduğundan her taraf aydınlıktı. Kar beyazlığına vuran ayın şavkı, âdeta geceyi gündüze çevirmişti.

Evlerin pencerelerinden görünen solgun ışıklar birer birer kararırken, Hocalı halkı da derin bir uykunun kollarına bırakıyordu kendisini.

Evlerin birinden bir çocuk ağlaması işitildi. Peşinden sönük bir ninni döküldü sokaklara



     

     
Yerini Beğenince Acı

 

İşte böyle en olmadık zamanlarda yani güzelliklere susamışken böylesine haksızlık ederler bizlere enn sevdiklerimiz.Kendi rotalarını kendileri çizer ve terkeder giderler bizleri birer birer.Ve bizim aklımızın ucundan geçmez"hayrola nereye böyle"diye sormak.Gırtlağımız düğümlenir,dilimiz dönmez.Zorumuza gider elbet.İnsaf bunun neresinde.İster istemez üzülürüz.Hele ki vakit akşam üstüyse.
Sonrası,sonrası çekilmez olur.Yaşam işte bu yüzden belki de birtek ölüme benzer.Ve yaşam bu yüzden bir hiç olmakla eşdeğer belki.Fazlasını söyleyemem.
Yani enn sevdiğimizi yitirdiğimizde,yani sesini duymadığımızda yüzünü görmediğimizde.yani acının miladı çoook erken düşünce yüreğimize onarımı olur mu hiç söylesenize!
Dizlerimizin bağı çözülür,kalakalırız olduğumuz yerde.
dahası yoktur,zaman sabrımızı denercesine yüklenir de ha yüklenir.Birtek gün içerisine sıkışır seneler ve birtek gün içerisinde alnımızı çizer geçer.
Ve işte asıl bizi,bu özlem,bu hasret,bu sevda mahveder



     

     
Köy Okulunda Bir Parça Somun Ekmek

 

Hafta içi hergün iki somun ekmeği almadan okula gitmem.Ekmeklerden birisi çocuklarındır.Alıştırmışım, beslenme saati gelince veririm ellerine.Çocuklar kendi aralarında kavgasız gürültüsüz bölüşürler.Güzellikle.Mutlu olurum.
Diğer ekmeğe gelince...Yarısı benimdir,kıyamet kopsa kaptırmam kimseye.Geri kalanı serçelerin.Bilirim serçeler kocaman bir parça ekmeği yerde sahipsiz görünce dayanamazlar.Cümbür cemaat saldırırlar.Artık hangisinin payına düşeni neyse?
Geçen gün çocukların ekmeğini vermiş,dışarı çıkmıştım.Her zaman olduğu gibi serçelere ayırmış olduğum yarım ekmeği parçalamadan uygun bir yere bırakmış,bahçenin kuytu bir köşesinde olanları izliyordum.
Birden ...Diğer sınıftan bir kız öğrencinin geldiğini gördüm."Ne yapıyorsun"demeye kalmadı.Eğildi bir avuç toprak aldı ve savurdu serçelere.Sonra da ani bir hareketle yerde duran ekmeği kaptığı gibi o esnada başkalarıyla oyun oynamakta olan küçük kardeşine koştu.Kolundan tutup oyundan çıkardı.Kulağına birşeyler söyledi.Ardından da onu okulun arka bahçesine doğru çekip götürdü.
Kanım donmuştu.Yüreğim burkulmuştu."ahh"bile diyemedim.Sustum,içime sakladım acılarımı.
İnanır mısınız? Ogünden sonra sanki kabuk tutmaz,iflah olmaz gizli bir yara açılmıştır ciğerlerimde."Unuturum"dersem yalan söylerim.
O çocuğun o ekmeğe o bakışı içime bir oturdu ki sormayın gitsin.



     

     
Can Dost

 Serüvendir yasamak; ne getirir, ne götürür belli olmaz, bir gün aglar, bir gün gülersin.
En umutsuz aninda; yaslar süzülürken yanaklarindan, birden dönüverir hatirladiginda.. Isigin olur, karanliklari delersin.. ya da katilirken kahkahalarla, yüzünde acan gülleri göstermek istedigin.. Belki yani basinda belki cok uzaklarda, ama bir yürek atisi kadar yakindir sana..
Kasvetli bir sabaha merhaba dediginde gülerek, yada düz yolda tökezlediginde, ellerini avuclarinda hissedersin..

Cogu zaman yalnizsindir kalabaliklarda, sahte gülücüklere sahte gülücüklerle karsilik verirsin.. Iliskiler vicik vicik; menfaat, ihanet, riya vardir hep etrafinda.. Tiksinirsin..
Hani bazen manasizdir yasamak. Ot gibiyim der dalar gidersin.. Bir film seridi gibi gecerken yasadiklarin, bir iki kareye takilir gözlerin.. O karelerde sevgi akar damarlarina.. Birden canlanir, dirilir, güclenirsin.. Dört elle sarilirsin sonra hayata.. Meydan okursun, kafa tutarsin.. Dünyayi sirtlayip gidesin gelir.. BENDE BURADAYIM dersin..

Bir kucak acarsin, kollarin dünyayi sarar.. Bir gülümser, icinde cicekler acar, yüreginde mevsim ilkbahar olur..

Yaninda yüksek sesle düsünür, en mahrem sirlarina ortak edersin.. Kimi zaman kalbini kirdigin, kimi zaman gönlünü aldigin olur.. Almadan veren, cagirmadan gelen, vedasiz gidendir..

Gün olur araya yollar, yillar.. Ama hep taze simsicaktir anilar.. Hatirlayinca gülümsersin.. Korkmazsin.. Buz üzerine yazili degildir yitip gitmez.. Onunla alip verdiklerin..
Bilirsin..
O benim "CAN DOSTUM" dersin..



     

     
Yaşamın Içinden
 

Hayata gözlerimizi açmamızla beraber bize verilen

en büyük doğum günü hediyesi yaşamdır.

Coğu zaman aşagılayıp horlamamıza  ve değerini bilmememize rağmen,

verilen hediye bizim en değerli ve gerçekçi varlığımızdır.

Coğumuz yaşama pek az saygı duyarız.

Bir çoğumuzda daha tam doğmadan ölmeye başlarız.

Dünya algılanmamış kapasitelerle doludur ve bizim onları keşvedeceğimiz

zamanı beklemektedir.O halde sorumluluk bizimdir.

Her bireyin ve içinde yaşadığımız toplumun ortaya konuş varoluşumuzun gereksinimi

ana amacı tek umududur,hepimiz yaşamımız boyunca  her anında benzersiz kişiler olarak,

sürekli kendi kendimizi gerçekleştirip algılayan,değerler olmalıyız.

Bu hedef gerçekçi olmayan varılması romantik bir amaç gibi görünebilir,

ama tek idealimiz olmalıdır.

Bu uğurda çabalamak sinir bozucu olabilir,

çünkü elle tutulmayan gözle görülmeyenin peşine düşeriz

Bizi nereye götüreceğini gittiğimiz yerde neyi bulacağımızı bilemeyiz.

Bizi yönlendiren küçük birşey olduğuna gücümüz olan güvenimiz

ve doğal güdülerimizle yaratılışa seçme  yeteneğine,

ve değişime doğru ilerlememiz gerektiği sonucuna götürür.

Tümüyle insan olabilmeye kendimizi adamalıyız.

Mademki yaşadığımız gezegene yaşamak  insan ismiyle ve sıfatıyla getirilmissek,

kelimeleri iyi kavrayıp haklarını vermeliyiz.

 

NIHAL  10.08.2008



     

<< Geri  [1] İleri >>  
 

   

Sitemizde 16 kategoride 328 yazı 9791 defa okunmuştur.  

Copyright © 2008 Acılardeniz şiir sitesi                                                                                                                                               Tasarım: Ali Kılınç